Yeni adresimiz
Ana Sayfa Yazarlar 1.07.2026 106 Görüntüleme

UNUTMAK YA DA UNUTMAMAK

reklam

Kimi zaman Tolstoy’a, kimi zaman Orhan Kemal’e ithaf edilen, hafıza ile ilgili bir aforizma var. Biri güçlü bir hafızanın ağır bir ceza olduğunu, diğeri ise cehennem olduğunu söylüyor.
Anlatanın ve yaşayanın bile çoğu zaman unuttuğu, hatırı sayılır bir hafızam var benim de. Bilgisayar hayatımıza ilk girdiğinde, en büyük hayranlığım çöp kutusu içindi. Kullanım amacı, keşke biz insanoğlu için uyarlanabilse ve biz bize gerekmeyen her türlü bilgiyi silebilseydik.
Sadece biriktirdiklerimiz değil, çağrışımlar, hipokampüsten çağrılan bilgiler de yoruyor. Bu yüzden belki de çocukken öğrenmek, ezberlemek daha kolayken, yaş ilerledikçe zorlaşıyor.

Muhasebe, yazılım ve depolama alanlarında FIFO (First In, First Out), ilk giren ilk çıkar; hafıza kaynaklı hastalıklarda ise LIFO (Last In, First Out), son giren ilk çıkar diye kurallar vardır. Yazdıklarım FIFO veya LIFO olsun, bilinç akışına emanet.

Ayfer Tunç’un “Annemin Uyurgezer Geceleri” romanını henüz bitirdim. Roman karakteri Şehnaz, unutamama hastalığı var bende diye tanımlamış kendisini. Görsel, işitsel ve koku hafızalarını detaylandırarak; kendisi, toplum tarafından kabul görmeyen ilişkisi, anne ve anneanne ile yaşanan bir hayatı konu almış. Annesinin uyurgezer gecelerinde, kendi hayatında doğru bildiği hiçbir hikâyenin doğru olmaması ile ilgili yüzleşmelerine yer vermiş.

Her fırsatta yeteneğe olan hayranlığımı dile getiriyorum. Yazmaya çalışırken ancak yaşadıklarımı yazabiliyorum ben; ama yazarımız, detaylı betimlemeleri ile, yaşamadığımız apartmanın kapısını, yemek pişirmediğimiz mutfağı, içine hiç girmediğimiz deniz kulübünü, balkonu, karakterlerin aksesuarları dahil o kadar güzel anlatıyor ki okumak keyifli hale geliyor.

ir roman nasıl çok satan oluyor, bir film nasıl kült oluyor, bir ressam nasıl akım yaratıp öncüsü oluyor, bir futbolcu nasıl efsane oluyor… Hepsi başarı hikâyeleri barındırıyor içlerinde.

Benim de kendime göre zevklerim, sevdiklerim, ne yazsa okuyacaklarım, ne oynasa seyredeceklerim, ne söylese dinleyeceklerim var. Bir kitabına, bir şarkı sözüne, bir görüntüye ulaşmanın zor olduğu zamanlarda sevdik bu kişileri. Bazen fikir ayrılıkları, toplumsal olaylara duyarsızlık gibi konularda eleştiriyorum ama vazgeçmek zor oluyor. Bunları yazmayı düşünürken etrafıma soruyorum, kim ne düşünüyor diye. Kimi arkadaşım, eserin önemli olduğunu, kişisel hayatı, siyasi fikri, duruşu beni ilgilendirmez derken; Z kuşağı en çok dinlediği bir müzik grubunu veya solisti, bölücü bir söylemi ile bir daha dinlemeyeceğini çok daha net söylüyor ya da taciz davası olan bir oyuncu kadroda olursa maçları seyretmeyeceğini… Ben de hep olayın gerçekliğini sorgularım; gerçekten yaşanmış mı, söylenenler doğru mu? Beğenerek dinlediğim, severek seyrettiğim kimsenin şiddet davası ile yargılanmasını istemem. Ama diğer tercihleri, giyim, yaşam tarzı hepsi onun istediği gibi olabilir.

Kimi ressamın eserleri ölümünden sonra kıymetli oldu, kimi harika bir anneye denk geldiği için icat yapabildi; kimi yolda keşfedildi aktör oldu, kimi yazar kendi yazdığı romanın karakteri öldü diye ağlayıp odasında yerde bulundu.

Benim için her başarının altında ya hüzünlü bir hikâye ya da yoksunluklar yatıyor.

Bir çimdik tuz, kulak memesi yumuşaklığında hamur, oda sıcaklığında erimiş margarin, avuç içi kadar şekil ver diyen tarif defterlerinden geldik biz. Şimdi tarif sitesine girdiğinizde, malzeme yoksa yerine malzeme, gram, bardak ölçüsü, harika tarifler var. Ama alttaki fotoğraflara bakın, hepsinin görüntüsü birbirinden farklı. Hayat da böyle değil mi? Tarifi var, şefi biziz. Deneye yanıla buluruz herhalde en güzelini.

Yeteneklerimizi ortaya koymak için elimizdeki şartlarla etik yaşama devam mı etmeliyiz, yoksa gazeteci, televizyoncu aldığı reklama mı baksın; aktör kendini reyting mağduru olmamak için devlet televizyonuna mı atsın; iyi yapımcı, iyi sponsor, iyi menajer, iyi sosyal medya uzmanı bulup kazancı ile mi ilgilensin sadece? Tabii ki etik değil, madde seçiliyor.

An itibarıyla veda ettiğimiz Futbol Dünya Kupası’nı seyrettiğimiz için devletin kanalı TRT’ye bu aralar fazla misafir olduk. Tesadüfen “Maça Yetişsin Usta” adlı belgeye denk geldim. Belgesel, canlandırmalı, 50’li, 60’lı yıllarda üretilen, el yapımı, adını ustasından alan “Dinyakos” markalı kramponun hikâyesiydi. Hatta Beykoz Deri Kundura’dan parça köseleler alırlarmış yaparken. Dönemin futbolcuları da katkı sağlamış belgesele; çimden eser olmayan, engebeli denilecek sahaya futbolculardan önce örs, çekiç gidermiş. Ayaklarına çiviler batar, kenara geçip çakarlarmış. Hatta o dönem futbol oynayanların bilekleri ile dizlerinin arasının harita gibi olduğunu bile söylediler.

Şimdilerde ise nano teknoloji ile üretilen 110 gr kramponlar, formalar, harika sahalar, Süper Lig’de iseniz harika yaşamlar… Bir asgari ücretlinin bir yıl çalışıp kazandığı para değerinde, adını zor söylediğimiz markalı çantalarınız… (Süper Lig’de değilseniz ayakkabınız, antrenmana gitmeye paranız olmayabilir). Karşılığı ise Dünya Kupası’nda Haiti’den sonra kırk yedinci olmak. Zaten 48 takım var; maç saati farklı olsa sonuncu olarak veda ediyorduk.

Burada hemen aklıma Rocky serisinde, Rocky’nin karısının boks maçı sonrası “Kazandım mı?” sorusuna verdiği cevap geldi:
“İkinci oldun.”

Kıyafet olarak yaprak kullanan diye mübalağa yaptığımız ülkeler başarılı olurken, ortak dili zor konuşan hakemler görev alırken, biz altyapıdan yeteneklere fırsat veremiyoruz, hakem yetiştiremiyoruz, takımımızı adına profesyonel hizmet anlayışı diyerek bir yabancıya teslim ediyoruz, yaşamımızın tüm negatifliğini unutup seyirci olarak milli duygularımıza aynı karşılığı alamıyoruz. Biz, futbolun kaymağını yiyen, sonucu ne olursa olsun primlerini alan, liyakatsiz, bireysel başarılarını “Milli Ruh” ile bütünleştirememiş bir şeyler yaşadık bir haftada.

Tabii ki bu turnuvayı unutmayacağım. Romanın karakteri “Şehnaz” gibi unutamama hastalığı var bende de.

Her zaman kendilerine hayran bırakan Japonların stadı ve soyunma odalarını temizlediğini, adını ilk defa duyduğum Yeşil Burun Adaları’nın hikâyesi olan, İspanya karşısında devleşen kırk yaşındaki kalecisi Vozinha’yı unutmayacağım.

Neyse ki ben unutamazken, ülkemin unutma süresi on günü geçmiyor.

200 yıl önce Kierkegaard şöyle demiş:
“Neyi seçersen seç, pişman olursun. Çünkü sorun tercihlerinde değil, yaşanmamış bir hayatı romantize etmendir. İnsan her daim gidilmemiş bir yolu cazibeli ve gizemli bulur. Bu yüzden mesele en doğru seçimi yapman değil; hangi pişmanlıkla yaşayacağına seçip karar vermendir.”

Kararlarımızdan pişman olmadığımız, arkasında durduğumuz “yaşanılası günlere.”

reklam

Yorumlar

Yorumlar (Yorum Yapılmamış)

Yazı hakkında görüşlerinizi belirtmek istermisiniz?

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

İlginizi çekebilir

QUO VADİS KOVADİS (2)

QUO VADİS KOVADİS (2)

Özgün Haber Reklam Alanı
Özgün Haber Reklam Alanı
Tema Tasarım | AnatoliaWeb