SAKIN OKUMAYIN
Yaptığımız herhangi bir şey için birinin dikkatini çekmek ne kadar zor, değil mi? Yazdığınızı okutmak, ürettiğinizi anlayana göstermek, hazırladığınızı karşınızdakine dikkatle anlatmak… Bir makale yazsanız, başlığı dikkat çekici olmalı, akıcı olmalı, odağı dağıtmamalı. Kitap yazsanız, kapağı, arka kapak yazısı ve adı çok önemli. Bir kitapçı rafında yer alsanız bile popüler bir çıkışınız olmalı satış şansı yakalamanız için; zira raflar, adını duymadığımız yazarların belki de içinde muhteşem hikâyeler barındıran kitaplarıyla dolu.
Çünkü artık hiçbirimizin vakti yok. Hayatımızın nasıl geçtiğini anlamadığımız günlerle dolu. Boş vaktimiz hiç yok. Bir zamanların popüler sorusu, “Boş zamanlarınızı nasıl değerlendirirsiniz?” Yok ki boş zamanımız. Bırakın boş zamanı, elimizden gelse parçalara bölüneceğiz. Ben bu tabiri kullanmayı seviyorum; onlarca sekme açık varlığımızda, belki de sadece o anın sekmesi ile ilgilenebiliyoruz ve sekmeler çoğaldıkça belki de ruhsal performansımız sekteye uğruyor. Keşke boş vaktimiz olsa, canımız sıkılsa ve kendimiz için hayal kurabilsek. Demet Evgar’ın bir programda kızı için söylediği geliyor aklıma: “Canının sıkılması için izin veriyorum ona,” demişti. “Canı sıkıldığı bir anda saçlarını konuştururken buldum onu,” diyor. Nedense şimdilerde biz hiç izin vermiyoruz can sıkıntısına.
Benim de aklıma eskiden elektrikler kesilince mum ışığını gölge oyununa çevirmemiz; şekilleri bir hayvana benzetip seslerini çıkarmamız geldi. Sınırlı materyallerle Karagöz-Hacivat çizip kalemin arkasına raptiye ile tutturup, bir çerçeveye bez gerip minik bir el lambası ile konuşturmamız… Gökyüzündeki bulutları şekillere benzetme ya da benim en sevdiğim ve hâlâ oynamaya devam ettiğim; araç plakalarına bir iki harf ekleyerek kelimeye çevirme… Kelime oyunları, dakikada kaç kelime okuma yarışları, adam asmaca, isim-şehir, hatta iskambil kâğıtlarından kuleler yapmak… Ne mutlu ki şimdi hepimizin telefonu var ve bu ilkel(!) oyunlara ihtiyacımız yok.
Aynı zamanda kriterlerimiz de yüksek; hepimizin her konuda uzmanına taş çıkartacak kadar bilgisi var. Her durumdan haddimizi aşacak kadar beklentimiz yüksek. Beklentimizin yüksek olması mutluluğumuzla ters orantılı işliyor maalesef.
Sektörler de zirvesini yaşıyor. Neredeyse yıllar önce hayalimiz olan, dizilerde, filmlerde kurgu olarak seyrettiğimiz şeyler artık hayatımızda. Anadol marka arabalar için tavuk kümesi yaparız dediğimiz günlerden, Michael Knight’ın Kara Şimşek’i gibi arabalarımız var. Saç fırçası gibi üç beş sıralı, bir kutunun içine konulmuş, sapı bazen can sıkıntısından bize ayaklı mikrofon olmuş gırgırımızın yerine robot süpürgelerimiz var. Dağların karı gibi buz yapan dolaplarımız yerine içindeki eksiği kameradan görebildiğimiz buzdolaplarımız var. Uzaktan pişirme yapan, üç dört katlı, kokuları birbirine karıştırmayan fırınlarımız var ama yeri her zaman buzdolabının üzeri olan, bayram seyran olunca baklavayı böreği nasıl bu kadar güzel pişirdiğine anlam veremediğimiz davul fırınlar çıkıyor sahneye. İleri, geri, sağa, sola hareket ettirdiğimiz kumandalı robotlar gerçeğe dönüştü; ne kadar sevimli(!) dans ediyorlar, değil mi? Sadece ben mi onları seyrederken kaygıyla “Bu varlıklar sadece dans etmek için yapılmamıştır,” diye düşünüyorum?
Yıllar önce pazarlama dehası olarak gördüğüm bir terlik markasının sloganı vardı: “Tek benzeri, öteki teki.” Ne zordu yıllarca akılda kalan slogan, cıngıl bulmak. Şimdi çok kolay; oysaki sosyal medyada seviyesi düşük hatalar etkileşim alıyor. En son denk geldiğim bir kullanıcı, “36 yaş ne biçim bir yaş, 10 sene önce 26 yaşındaydım, 10 sene sonra 56 yaşında olacağım,” yazmış. Altındaki yorumlar çok daha yaratıcıydı; sanırım tam olarak etkileşim amacına ulaşmış oluyor bu şekilde.
Çünkü sosyal medyada bilgi alacağımız herhangi bir hesap bin takipçili ise; aktüel ve indirim kovalayanlar için üç harfli marketlerde milyonlarca takipçi mevcut.
Bir can sıkıntımızı dostumuza emanet etmenin yerini yaşam koçları aldı. Yolda yürürken kafamıza pisleyen kuşun getirdiği talihi renklere, sekanslara, Doğu öğretilerine emanet ettik. Hızır’ın geleceğine inanıp camı açık bırakan bizler, pusula olmadan yönümüzü bilmezken evin güneydoğusuna bir şeyler yerleştirdik şifa olsun diye. Hislerimizi tutulmalara, öfkemizi retrolara yükledik. Kendimizi astrolojiye emanet ettik. Tabii ki bu yazdıklarımız sonucunda sevgimizi de şartlara yükledik. Neredeyse hayatımızı “ama”lar doldurdu. Biliyorsunuz, “ama” kendinden önce söyleneni çöpe atar. “Seviyorum ama…”, “Beğendim ama…”, “Güzeldi ama…”, “İyi insan ama…” diye diye belki de anılarımızı kirlettik sadece.
Bir dakikamız varsa, 36 yaşında birinin 10 sene sonra 56 olacağım demesine mi harcamalıyız, yoksa bir araştırmaya göre gözyaşımızın mikroskopik incelemesinde mutluluk, yas hatta soğan gözyaşının bile birbirinden farklı olmasını mı okumalıyız?
Teknoloji bizi nereden nereye getirirse getirsin, amacı da bu değil mi zaten: İşimizi kolaylaştırmak, zamandan tasarruf etmek. Bize düşen de en basit, en yalın hâliyle anın tadını çıkarmak; hayal kurmak, telaşlarımızı akışa bırakmak, zihnimizi dinlendirmek, gökyüzüne bakmak olsun.
Bu yazımın çıkışı bir davul fırınındandı. Ben de 56 yaş etkileşimli kullanıcı gibi, dikkat çekmek için köşe yazıma “Sakın Okumayın” adını koydum.
Şimdi burada sıra dışı profesör John Keating’i (Robin Williams – Ölü Ozanlar Derneği) anmayalım mı? Horatius’tan “Carpe Diem” (Anı Yaşa) demeyelim mi? Diyelim…
Yaşanılası günlere…